
Neil Gaiman'ın son kitabı Mezarlık Kitabıyla tanıştırayım sizi. Belki de çoktan tanıştınız. Haziran ayında kitapçıya bu kitabı almak için gittiğim zaman diğer iki kitabı da nihayet satın alabilmiştim. Böylece yeni kitabı daha okumadan sevmiştim. Hemen orada kitabın içine baktığım da ise ikinci bir sevme sebebimle karşılaştım. Bu yazarımız bu kitabında da diğer kitaplarında olduğu gibi Dave McKean ile çalışmıştı. Kapak ve içindeki çizimler Dave McKean imzasını taşıyor. Eh böyle olunca kitaba olan ilgim, hemen okuma hevesim ve daha okumadan başlayan sevgim gittikçe artıyordu.
Burada kitap eleştirisi yapmıyorum yada o konumda olan birisi değilim, sadece okuduğum kitaplardan konuşmak istediğim için burada bu kitaplar hakkında görüşlerimi belirtiyorum. Ve Neil Gaiman'ın şu zamana kadar okuduğum kitaplardan hiçbirinde hayal kırıklığı yaşamadığımı biliyorum. Özellikle benim için Amerikan Tanrıları isimli kitabı yanımdan ayırmayıp durmadan okunulası bir kitap niteliğindedir. Belki de bunların da etkisiyle Mezarlık Kitabını ne kadar kendime engel olmaya çalışsam da üç günde bitirdim. Bu benim için biraz yediğiniz yemeği çiğnemeden yutmak gibiydi. Kitabı bitirdiğim de ise keşke biraz daha olsaydı dedim. Hatta bu buruklukla ertesi gün kardeşimden gelirken bana kitap almasını istedim. Benim yaptığımı yapmayın. Kitabın resmen tadını uzun süre hissedemeden üstüne başka kitap... Neyse.
Karanlıkta bir el
bir bıçak tutuyordu.Kitap sisli bir gecede başlıyor. Ve kitabın baş karakteri Nobody Owens'ın ilginç hayatının anlatamıyla devam ediyor. Yazar her zaman kelime oyunlarını sevmiştir. Özellikle Sandman serisinde karakterlerinin isimleriyle bunu her zaman göstermiştir. Kimsenin sahip olmadığı bu çocuk mezarlık ahalisinin onu kabullenmesi ve koruyucusu sayesinde mezarlıkda yaşamaya başlar. Tahmin ettiğiniz üzere bu pek de normal bir yaşam olmayacaktır. Yazarın hayal dünyası bu anormallikleri her zamanki gibi çekici kılıyor. Özellikle de karakterlerden bazılarının kişiliklerine imrendiğimi fark ettim. Sandman ve Amerikan Tanrılarında olduğu gibi...

Karakterin kitapta genellikle ismi kısaltılmış haliyle Bod olarak geçiyor. Bod'un bebekliğinden genç bir birey oluncaya kadar yaşadığı duygularını, meraklarını, masumane bir biçimde arkadaş edinme çabasını, keşiflerini, küçük çaplı huysuzluklarını, yaramazlıklarını, kısacası büyümesini zihnim yorulmadan okudum. Bir çocuğun yaşayabileceği en son yer bir mezarlıktır diye düşünülebilir fakat bu kitapta hiç de öyle değil. Hatta bence durum imrenilecek konumda.
"Boşluk ol, toz ol, rüya ol, rüzgar ol
Gece ol, karanlık ol, dilek ol, akıl ol
Şimdi görünmeksizin kay, süzül, kımılda,
Yukarıda, aşağıda, ortada, arada."
Neil Gaiman öyle olayları çok karıştırıp sonra da açmak gibi hevesleri, okuyucuya binbir türlü oyunlar oynamayı seven bir yazar değil. Minik süprizler, kelime oyunları ve daha çok mitolojik karakterleri şimdiki dünyada yaşayan karakterle bir şekilde yollarını kesiştirmeyi seviyor. Belki de kitaplarında hoşuma giden budur. Orta dünya yada ne bileyim başka bir eski zamanlardan kalma dünyada değil de içinde bulunduğumuz yada yakın geçmişte yaşanıyor olmasıdır. Sonuç olarak o klasik fantastik kurgu kitaplarından olarak görmüyorum. Ne karakterlerin mücadelesinde ne de olayların geçtiği zamanda...
Kitabı bitirdiğim zaman belki de devamı başka bir kitapla gelir diye ümitlendim açıkçası.

"Uyu benim küçük yavrum
Uyanana kadar uyu
Büyüdüğünde göreceksin bütün dünyayı
Şayet yanılmıyorsam tabii.
Bir sevgiliyi öp,
Biraz dans et,
Keşfet ismini
Ve gömülü hazineyi.
Yüzleş hayatınla
Acılarıyla, mutluluklarıyla,
Gidilmedik yol bırakma geriye."