MELANTİS - Bölüm2

Melantis en sonunda bakışlarını Roland’dan alıp etrafa bakmaya başlar. “Hadi, gitmemiz gerek” der ama Roland iyice sinirlenir. “Bu kadarı da fazla!” diye içinden geçirir. Yine de sesini çıkarmadan toparlanır ve kızın peşine takılır. Tam ona “istersen atıma ikimiz binelim, daha hızlı gideriz” diyecekken nereden geldiğini anlayamadığı bembeyaz bir at önünde duruyordur. Roland bir rüya gördüğüne emindir. At bu dünyadan olamayacak kadar güzeldir. Tıpkı kızın olduğu gibi. Kızın üstünde beyaz, gümüş rengi ve mavi renkler vardır, atın da. Roland nedense kızda bulunan tuhaflıkları yeni fark etmeye başlamıştır. Kızın saçları gümüş rengidir ve aralara maviler saçılmıştır. Ve ilk gördüğü andan beri aynı derecede ıslaktırlar, gümüş rengi kirpikleri gibi. Kirpiklerinin ıslak oluşu kızın görünüşüne hüzün katıyordur. Gözleri bir su damlası kadar berrak, bir deniz kadar mavidir. Giysisi ise bembeyazdır. Mavi ve gümüş renk işlemeli değişik ama basit şekillerle süslenmiştir. Ayağında ise ne çarık ne de çizme vardır. Hatta atın toynaklarına baktığında onlarda da nal olmadığını görür. Kesinlikle bu dünyadan olmadıklarına karar verir. Atın bu şekilde yürümesi imkansızdır ki zaten at pek yürüyor gibi görünmüyordur. Sanki adımları yere bir iki parmak mesafe yukarıda görünmez bir zeminde yürüyor gibidir. Roland bu düşüncelerden sıyrıldığında ormanın iyice sıklaştığını yeni fark edebilir. “Umarım yolu biliyordur” diye iç geçirir. Nasıl oldu da hiç soru sormadan onun peşinden gidiyordu ki? Neye güveniyordu? Çocukken dinlediği Yağmur Melekleri ile ilgili olan hikayeye mi?
Neredeyse iki gün boyunca doğru düzgün konuşmadan yol almışlardır. Sadece Roland “artık dinlenmem gerek” diyor ve onlar da duruyorlardı. Melantis silahşoru izleyip onun gibi yere uzanıyor ama hiç uyumuyordu. Yemek konusunda ise sadece tatlarına bakıp bırakıyordu. Değişik bitki isimlerine takmıştı. Durmadan isimlerini Roland’a soruyor ve bitkiye bakara isimlerini defalarca tekrarlıyordur. Ne işe yaradıklarını öğreniyor ve bir süre komik yüz mimikleri eşliğinde bitkiye bakarak düşünüyordur. Bir de her bulduğu otun tadına bakmaması gerektiğini hala öğrenememişti. Ne var ki şükürler olsun şimdilik bir sorun çıkmamıştır. Silahşor bazen onun çok bilge birisi olduğunu düşünüyor fakat ne zaman konu bitkilere gelse yaptığı hatalar, komik davranışlar ve surat ifadeleri ile onun bir çocuktan farksız olduğunu düşünerek gülümsüyordur.
Dördüncü günün sonunda silahşor dayanamaz ve konuşmaya başlar: “Beni tanıyorsun ve benimle ilgili bir planın olduğu kesin ama neden bana hiç bir şey açıklamıyorsun? Tam dört gündür hiçbir soru sormadım, sen de bir şeyler söylemedin. Ve bu bitmek bilmez ormanda öylece yol alıyoruz. Zaman benim için çok önemli ve zamanımı neye harcadığımı öğrenmek istiyorum!” Melantis birazcık bozulur. Ama açıklama yapması gerektiğini düşünerek şöyle der: “Zamanını alıyorum ama sonucunda senin için değerli olan bir şeyi sana geri vereceğim. Sen değil miydin hayat bazı şeyleri benden almasını biliyorsa onun yerine küçükte olsa bir şeyler koyacaktır; bana sadece sabretmek düşer diyen?” Roland ne diyeceğini bilemez. Melantis haklıdır. Sevdiğini kaybettiği zaman tek avuntusu bu söz olmuştur. O an Roland’ın kendine yasakladığı konu bir anda etrafını sarar. Sanki “O” etrafında gezinmiş ve ardında kokusunu bırakmıştır. Her yer cashmir kokuyordur. Kendi kendine isyan ettiği zamanlardan birisini daha yaşıyordur. “Neden ben? Neden ben Rolandım?” Bu bedenden kurtuluşunun olmadığını çok iyi biliyordur ama şu anda basit bir köylü olmayı isterdi. Sevdikleriyle beraber basit ama mutlu bir yaşamı olsun isterdi. İşte yine başlamıştı ve bu acıya hemen bir son vermek istiyordur. Tam her şeyin koptuğunu hissettiği anda bütün bedenini kaplayan bir rahatlamanın ve huzurun dalgalar halinde yayıldığını hisseder. Gözlerini açtığında tek gördüğü Melantis ve etrafa saçtığı ışık ile yüzüne gelen cashmir kokulu meltemdir. Roland böyle bir ölümü düşlediğini anlar ve gerçekten vaktinin geldiğini düşünür. Ne var ki Melantis onun daha fazla acı çekmesine dayanamamış ve uyumasını sağlamıştır.

Duyumsananlar

Bir masalın sonunda ölüme aşkını anlatan kadın şöyle dedi:

Benimle konuşurken ki sesinde güveni duydum, ellerinde sahiplenmeyi tattım, bana sarıldığın zaman kollarında şefkati hissettim, kalp atışlarında heyecanını fark ettim, gülümseyerek alnıma yaklaşıp bir öpücük bırakan dudaklarından sevgiyi aldım, her daim içimi titreten bakışlarının sahibi gözlerinde huzuru buldum ve hiç beklemediğim bir sabah Onu kaybettim. Şu zamana kadar hep onu düşündüm, düşledim. Senden ümidimi kesmiş, hayatın sonsuzluğuna ağlarken sen geldin. Hoş geldin.

MELANTİS - Bölüm1

Silahşor uzun zamandır yürüyordur. Artık yorulduğunu hisseder ve dinlenmeye karar verir ki tam zamanında bir karardır. Çünkü şiddetli bir şekilde yağmur yağmaya başlamıştır. Hemen bir çınar ağacının altına sığınır. “Sığınmak! Doğa ile savaşamayacağına göre yine onun bir parçası olan bu heybetli ağaca sığınmak yapılacak en mantıklı iştir.” diye düşünür. Tam uykuya dalacakken nedense izlendiği hissine kapılır. Atını kontrol etmek için kalkıyormuş gibi yaparak etrafı da kontrol eder. Ama bir tuhaflık göremez. Ve tekrar ağacın altına uzanır. Uzandığında ağacın dallarına bakarak düşüncelere daldığında ağacın üstünde birisi olduğunu fark eder. Panik yağmasına gerek yoktur çünkü belli belirsiz siluetine bakılırsa fiziksel olarak zayıf bir varlık olduğunu düşünür. Tabi bir büyücü değil ise. Bildiği kadarıyla da büyücüler birilerini gözetlemek için ağaç tepelerine çıkmak zorunda kalmazlar. Yabancının kıpırdandığını fark eden silahşor elini kılıcına götürür. Fakat daha nasıl olduğunu anlayamadığı bir şekilde yabancı, ağacın dalından kendini aşağıya doğru bırakmıştır. Bir yağmur damlası kadar hızlı ama bir kar tanesi gibi de narin bir şekilde aşağıya doğru süzülmüştür. Silahşor ayağa kalktığında karşısında duran kızı görünce şaşırmıştır. Gerçekten çok hızlı olduğunu düşünür. Ayrıca bir o kadar da güzel. Bir elf olabileceğini düşünür ama nedense küçükken dinlediği Yağmur Melekleri ile ilgili olan hikayedeki kızı – Melanstis’ i hatırlar.
Kızın ona gülümsediğini görünce unuttuğu eski bir duygunun içini kapladığını hissetmiştir. O da kıza gülümser –ama acı bir gülümseme ile ve “Merhaba” der. Kız da ona gülümseyerek “Merhaba Roland” der. Bir anlık bir sessizlik olur. Silahşor bunu beklemiyordur. Kız silahşoru yeterli süre boyunca süzdükten sonra nasıl olduğunu ve nereye gittiğini sorar ama cevabı pek de ilgili bir şekilde dinlemez. Sorunun cevabını biliyordur ama sohbet olsun ve ortam yumuşasın diye sorduğu bellidir. Tek yaptığı dikkatli bir şekilde silahşoru incelemektir. “Aydınlık, nasıl küçük deliklerden bile görülebilirse küçücük şeyler de bir insanın karakterini öylece yansıtabilir.” düşüncesi ile kızın kendisini incelemesini anlamlandırır Roland. Ama dayanamayarak kıza kim olduğunu sorar. Kız, Rolandı incelemesini bölmeden, umursamaz bir şekilde “Melantis” der. Roland yeniden donup kalır. Kafasının içinde Melantis ismi yankılanıp duruyordur. “Bu gerçek olamaz, birisi bana oyun oynuyor olmalı” diye düşünür. Küçükken dinlediği masaldaki Melantis ile aynı olması bir tesadüftür yada kız da bu hikayeyi biliyordur ve kendince bir oyun oynuyordur. Çünkü Melantis sadece bir masal karakteridir. O an kızdan uzaklaşmak ister ama ismini nasıl bildiğini de merak eder. Kız bunu hissetmiş gibi gözlerini Roland’ın gözlerine yöneltir ve ona “oyun oynamıyorum” der. Roland bir kere daha donup kalmıştır. Bu kadarı da fazladır. “Neydi bu kız? Bir büyücü yada bir cadı ve onu tuzağına mı düşürmeye çalışıyordu? Belki de bunlar sadece benim paranoyamdır” diye düşünür Roland ve “benden ne istiyorsun?” diye sorar. Melantis, yüzünde gülümseme yerine artık ciddi bir ifade ile bakıyordur. “Sadece sabır istiyorum” der. Roland’ dan sabır istemektedir fakat sabrı dolmaya başlamıştır. Sinirli bir şekilde “nasıl yani?” diye sorar. Melantis sadece “sabırlı ol” der ve yine sessizlik olur. Roland nedenini bilmediği bir hisle ona daha fazla soru sormamasının doğru olacağını düşünür.

Kukla



İyi mi yaptı kötü mü yaptı bilemiyordu. Aslında eylemlerini gerçekleştirirken artık pek düşünmüyordu da. Anlık bir dürtü ile hareket ediyordu diyebiliriz. Sonuçlarını da çoğu zaman umursamıyordu. Peki ama bu halde nereye kadar gidilirdi ki? Onu da bilmiyordu. Sanki hayatı kontrolünde değildi. Hani az çok çoğu kişinin bir zaman olup da hissettiği gibi o da hayatının başkasının ellerine görünmez iplerle bağlanmış, kukla misali oynatıldığını düşünüyordu. Şu aralar kuklacısı pek bir keyifsiz olmalıydı diye düşünüyordu. Onu bir o yana bir bu yana amaçsızca savuruyordu. Üstelik sonucu bile göremeden başka bir tarafa kaçırıyordu. Aslında sonucu o da merak etmiyordu ya. Çünkü beklemeye tahammül edemiyordu. Çoğu zaman da kuklacı onu bir köşede öylece unutuveriyordu. Günlerce, haftalarca… Hiçbir şey yapmadan zamanın ilerleyişini izlettiriyordu. Kuklacısı onu, ekrana boş boş bakarken sağ köşedeki rakamların sonsuz döngüsüne katardı.
Ve şimdi yine öyle bir zamandaydı. Etrafa boş boş bakmaktaydı. Bu ipler akıla da hükmetmiyordu ya? Peki neden bu kadar karamsarlaşmıştı yoksa hep böyle miydi de şimdi mi sorgulamak aklına düşüvermişti. Nereye baksa hep acı varmış gibi geliyordu. Otobüsten inerken yanındaki teyzenin iki büklüm olmuş belinde acı vardı. Üst geçidin merdivenlerinden çıkarken basamaklara oturmuş genç dilenci kadının uzanan avuç içinde acı vardı. Üst geçidin üstünde bir şeyler satmaya çalışan amcanın dizlerinde de acı vardı. Annesinin elinden tutmuş ve annesi tarafından sürüklenen çocuğun yüzünde bile acı vardı. Peki ya şu sokak köpeği? Sanki onun bakışlarında da acı vardı. Bu kadarı da fazlaydı ama! Peki bu güneş her gün parlamaktan sıkılmaz mıydı? Bulutlar daha keyfi hareket edebiliyorlardı ama güneşin eli mahkumdu bir kere. İşte şimdi de güneş için üzülüyordu.
Hani hep derler ya hayat bir oyun sahnesi diye. Ama onun hayatı o kadar da ilgi gören bir oyun değildi sanırım. Ya o izleyicileri sahne ışıklarından göremiyordu ya da salon boştu. Her şey çok tuhaftı aslında. Yani yönetmen kimdi? Senaryoyu kim yazıyordu? Küçükken okuduğu bir kitap vardı. Kitapta sadece bir başlangıç vardı ama konu ilerledikçe okuyucunun önüne seçenekler çıkıyordu. Ve yazar seçenekleri doğrultusunda okuyucuya hangi sayfaya gitmesi gerektiğini söylüyordu. İşte onun için hayat da böyleydi. Bir kuklacısı vardı. Önceden yazılmış bir hikaye üzerinde kuklasını yaşatıyordu. Bazı seçenekleri kuklasına tanıyordu ki kuklanın kendi seçimleri varmış gibi gösteriyordu. Tam da bu düşüncelerinden sıyrıldığında master of puppets çalıyordu. Belki de çağrışım olmuştur diye düşündü ve sokaktan geçti gitti. O sırada kafeteryada olması gereken ama geç kaldığı için ankesörlü telefonda barmenle konuşan adam resmen can çekişmekteydi. Barmene orada sarışın bir kadın olup olmadığını sormaktaydı. Sarışın, çok güzel, otuzlu yaşlarında ve İsveç aksanıyla konuşan bir kadını soruyordu. Kısa bir süre önce aşık olduğu ve kötü giden hayatındaki tek mutluluğu idi bu kadın. Tek bağları ise her gün akşam sekizde buluştukları kafeterya idi. Adam bugün geç kalmıştı. Ve bir şekilde kadına ulaşması gerekiyordu. Bunun için de gürültü sokağın ortasındaki ankesörlü telefonda çabalıyordu. Barmen kafeteryanın çok kalabalık olduğunu ve şuan öyle birisini göremediğini söylüyordu. Oysa kadın barmenin tam karşısında duruyordu. Az önce hesabı ödemiş, kafeteryadan çıkmak üzere olduğu için paltosunu giyiniyordu. Barmen üzgünüm diyip telefonu kapattıktan sonra kadına iyi akşamlar dileyip işine döndü. Kadın da kocasına geri döndü. Adam da sevgilisine…
zamanın bir gününde...

Obscural Fly demiş ki;
"Aksak ritimlerle atan kalbini bir sürahiye doldurdu küçük kız.
Biri için küçük bir bardak yetti
Onca suyu doldurmaya.
İçti suyu kana kana...

Diğeri için,
su dondu kaldı havada..."


ve sonra ben de demişim ki;

Tüm camlar kırılsın.
Sürahi kırılsın. Hava nemlensin.
Cam kırılsın. Su buharlaşsın. Yağmur yağsın. Okyanus taşsın, batık hazineler su yüzüne çıksın.
Alem yansın. Aşk dile gelsin. Aşık dize gelsin. Suyun içinden şiire bir dize gelsin. Aşık iki büklüm olsun. Yer yarılsın, içine düşsün. Sonra da dışına püskürtülsün. Uzasın yukarılara. Kafasına Venüs çarpsın. Alnı morarsın, gözü morarsın. Boynu morarsın. Yüzü kızarsın. Tepetaklak olsun. Nefessiz kalsın.
Cam buğulansın, etraf görünmesin. Cam kırılsın, gözüne kırıklar batsın. Yarın olsun. Gözü kanasın.
Sabah olsun. Hava bulutlu ama bulut kanlı olmasın. Aksak ritimler hızlansın.
Kalpler su olsun. Tüm kaplar paramparça olsun. Kalpler su olsun, kaplar yok olsun.
Kalpler su olsun, aksın. Yükselsin, taşsın, boğsun. Etrafı sel alsın. Herşeyi yutsun. Kendine katsın. Kendini sele katık etsin.
Aksak ritimler durulsun. Su durulsun. Yavaşça su durulsun...

N'oldu, sürahiden sadece bir bardak su içmek istemiştim.

alıntı düşünceler...

İnsanlar inanıyorlar. İnsanların yaptığı işte budur. İnanırlar. Ve sonra inançlarından dolayı sorumluluk almazlar; bir şeyler yaratırlar ve bu yaratımlarına güvenmezler. İnsanlar karanlığı dolduruyorlar: hayaletlerle, tanrılarla, elektronlarla, öykülerle... İnsanlar hayal kuruyorlar ve insanlar inanıyorlar. İşte bu inanç, bu kaya gibi sert inanç olayların olmasına neden olur. Aklıma şu an bir çok savaş yada yaşanmış olay geldi. Bunlar sadece benim aklıma gelenler. Size başka başka olayları çağrıştırmış olabilir. Kendimiz aciz, güçsüz, bunalımda hissettiğimiz zaman bizden daha güçlü, daha kudretli bir ŞEY(ler) arıyoruz ve onlara sarılıyoruz, bağlanıyoruz. Ve sonra yine düze çıktığımız zaman, herşey yoluna girdiği zaman ŞEY(ler)İ unutuyoruz. ŞEY(ler)İ, o büyük karanlık boşlukta yada odamızın kuytu bir köşesinde, yatağımızın altında, dolabımızda, defterimizin bir sayfasında, bindiğimiz arabamızın dikiz aynasında öylece unutuveriyoruz. Ta ki biz yine bir boşluğun içine düşene kadar! Ve bu böyle sürüp gidiyor.

Pencere.

Biz iki kardeşiz. Sen benim abim, ben senin minik kız kardeşin. Daracık bir varoş sokak boyunca bir aşağıya bir yukarıya umarsızca turluyoruz. Sen iki tekerlekli minik bisikletinle turluyorsun, ben ise sıkıca sarıldığım ayıcığımla senin yanında koşuyorum. Bir aşağıya bir yukarıya. Ama çok uzağa değil. İki katlı varoş evimizin penceresinden annemiz baktığı zaman bizi görebileceği kadar uzağa gidebiliriz. Sonra ben düşüyorum. Sıkıca sarılmış olduğum ayıcığım bir tarafa ben bir tarafa saçılıyorum. Sen hemen bisikletini bir kenara fırlatıp yanıma geliyorsun. Ben ayağa kalkıyorum ama kalkarken söyleniyorum da. Avuç içlerim sızlıyor. Sokağın ortasında benim avuçlarıma bakarak duruyoruz. Senin bisikletin bir tarafta, benim ayıcığım bir tarafta. Sonra sen ellerimi tutup avuç içlerimi öpüyorsun ve bana bakıp gülümsüyorsun. Ben de ağlamaklı yüzüme bir gülücük yerleştiriyorum. Dizlerime bakıyorsun. Bakışların bir aşağıya bir yukarıya. Birşeycik olmamış. Ayıcığımın yanına gidiyorsun. Eğilip alıyorsun. Orasına burasına vurup üstündeki tozu, çamuru götürmeye çalışıyorsun. Ve başlıyorsun ayıcığımla konuşmaya:"hepsi senin yüzünden!" bu sırada sağ elinin işaret parmağıyla azarlama hareketleri yapıyorsun. Parmak bir aşağıya bir yukarıya. Dayanamıyorum ve ayıcığımı hemen kollarımın arasına alıyorum. Sana "onun bir suçu yok." diyorum. Gülümsüyorsun. Elimden tutup kapımızın eşiğine oturtuyorsun. Bisikletini de alıp karşımda duruyorsun. Biraz oturmamı, dinlenmemi söylüyorsun. Ama ben buna bozuluyorum ve hemen ayağa kalkıp "ben iyiyim"!" diyorum. Beni bırakıp diğer çocuklarla oynamanı istemiyorum, hep yanımda olmanı istiyorum. Sen yine gülümsüyorsun. Ayıcığımı alıp bisikletinin direksiyon kısmına sıkıştırıyorsun. Direksiyonu kaldırıp, indiriyorsun. Ayıcık bir aşağıya bir yukarıya. Ayıcığımı bana veriyorsun ve "hadi" diyip bisikletine biniyorsun. Bu defa bisikletini daha yavaş sürüyorsun ve ben de yanında rahatça yürüyorum.

Dolmuşta...

Soğuk bir kış günü daha. Her yer kar, her yer bembeyaz, her yer yine güneşin de etkisiyle pırıl pırıl parlıyor. Dolmuş durak da durur durmaz iki üç kişi uçarçasına kapıdan içeri daldılar. Tam dolmuş hareket ediyordu ki başı kapalı orta yaşlı kadıncağız güç bela el kol hareketleriyle kendini göstermişti.Kendini ve yanındaki minik iki çocuğunu... Dolmuş basamaklarına adımını attığında muavin bağırdı: "Az acele hocam!" Kadın tamam anlamında başını salladı ama çocuklarla ne kadar hızlı ve atik davranabilirdi ki? 8-9 yaşlarındaki oğlan bir erkek edasıyla ön koltuklara doğru ilerlemişti bile. Kadın kucağındaki 3-4 yaşlarındaki kız çocuğuyla birlikte oğlunu takip etti. Ve oğlunun gösterdiği boş yere oturdu. Minik kız çocuğunu cam kenarına oturtturdukdan sonra oğluna döndü ve "gel hadi sen de otur şuraya" diyerek kız kardeşinin yanını gösterdi. Çocuk net bir şekilde "hayır" demesine rağmen annesi ısrarcı davranıyordu. "Hadi ama şimdi dolmuş fren yapacak Allah korusun sen de düşeceksin bir yerlerini inciteceksin. Gel şuraya otur." derken çocuk kaşlarını ve omuzlarını aynı anda indirip kaldırarak direniyordu. Sonunda annesi "İyi tamam. O zaman sıkıca tutun şuraya bari." diyerek pes etmişti kadıncağız. Minik kız çocuğu hiç ses çıkarmadan boyunun yettiği kadarıyla camdan dışarıya bakmaya çalışıyordu. Görebildiği kadarıyla dış dünyayı inceliyordu. Zaten parlak güneş yerdeki kar örtüsü ile anlaşmalı olarak etrafı yeterince parlaklaştırıyordu. Bu insanın gözlerini alıyordu. Sokaktan bir binaya girdikleri zaman etraf kapkaranlıkmış gibi oluyor, pek birşey seçilmiyordu. Minik kız bunları bilecek kadar büyümüştü. O sırada duracak sinyali yandı ve şöför ilk durak da durdu. Kapıyı açtı ama kimse inmedi. Kafasını kırkbeş derece kadar sağa çevirip otobüsün içine baktığında ilk gördüğü ayakta duran oğlan oldu. Ona bakıp sırıtıyordu. Şöför birşey demedi. Kapıyı tek tuşa basarak kapatıp, el alışkanlığını belli ederek uyumlu bir şekilde vitesi bir sonraki vitese geçirip direksiyon üstünde ellerini buluşturarak yola devam etti. Kadıncağız bir yandan bugün yapması gerekenleri düşünürken bir gözüyle kızını kontrol ediyor diğer gözünü ise ayakta duran oğlundan hiç ayırmıyordu. Büyüdüklerini görebilecek miyim acaba diye bir an içinden geçirdi. Sanırım bu her anne babanın hayali, düşüncesi, emeli, gayesiydi. Duracak sinyali yine yanmıştı. Şöför bir sonraki ilk durakta durdu ve kapıyı açtı. Yine inen kimse olmamıştı. Şöför iyice sinirlenmeye başlamıştı. Başını yine geriye doğru çevirdi ve erkek çocuğuna baktı. Ama bu sinirli bir bakıştı.Ve buranın efendisi benim, burada benim sözüm geçer küçük delikanlı bakışıydı bu. Tabi anlayana. Şöför zamanının azaldığını görünce hızlı ve seri bir şekilde kapıyı kapatıp vites değiştirip son gazla yoluna devam etti. Bu kalkış sırasında oğlan biraz sendelemişti. Yüzündeki o sırıtışta bir anlığına panik duygusu ile yer değiştirdi. Bu duracak düğmesine basmak ona değişik bir haz veriyordu. Dolmuşun içindeki bütün insanlar onun tek bir parmak haraketiyle durup yeniden ilerlemeye başlıyorlardı. Herşey onun elindeydi. Ona bağımlılılardı. Ve bunu hissetmek onu eğlendiriyordu. Yada olaya böyle bakmak onun hoşuna gidiyordu. Biraz daha devam ederse şöförden dayak yiyebileceğini hiç düşünmeden kısa süreli saltanatının -yada eğlencesinin tadını çıkarıyordu. Ve bir kere daha basmalıyım diye düşünürken duracak sinyali yanmıştı bile. Duracak sinyalinin yandığını gören şöför bu defa dikiz aynasından otobüsün içine göz gezdirdi ve en arkada ki kapının önünde biriken insanları görünce bu defa gerçekten durması gerektiğine karar verdi. İlk durakda duran şöför sadece arka kapıyı açtı. Kafasını hahifçe çevirip ona şaşkın gözlerle bakan oğlana zafer sırıtışını fırlatıp başını yeniden önüne çevirdi. Kapıyı şık parmak hareketleriyle kapattıktan sonra artistik bir bilek hareketiyle vitesi değiştirip koca dolmuşu harekete geçirdi. Neden bilmiyordu ama çocuğun yüzündeki o ifade ona zevk vermişti. Oğlan çocuğu şöförün zafer sırıtışını unutamıyacaktı. Nasıl oldu? Düşünürken gerçekten de tuşa dokunmamış mıydı? Büyük aptallık! Affedilemezdi. Ama bu defa kazanma sırası ondaydı ve bundan emindi. Çünkü bu yolu tanıyordu. Bir sonra ki durağın yerini de biliyordu. Durağa yaklaştıkları sırada çocuk tuşa dokunuyordu ki annesi de elini uzattı ve onunla birlikte tuşa bastı. Nasıl yani? diye düşündü çocuk. Annem benim tarafımda mı yani? diye düşünürken durağa geldiler ve ön kapı açıldı. Çocuk zafer sırıtışını yüzünde hazırlamış şöförün ona doğru dönüp bakmasını beklerken annesinin sesini duydu : "Oğlum hadi ilerlesene. Bu bizim durağımız, burada inmemiz gerek.Hadi kızım gel kucağıma." diyerek kızına döndü ve onu kucağına aldı. Oğlan hayal kırıklığına uğramıştı. Savaş mağlubu gibi asık suratla üzgün olarak dolmuştan iniyordu. Ama asıl üzgün olan minik kızdı: "Anne burada biraz daha kalamaz mıyız?"

Enter Sandman

DREAM:
Kendimi insanoğlunu merak ederken buldum. Kızkardeşimin hediyesine karşı olan tepkileri çok garip. Neden güneşsiz topraklardan korkuyorlar? Doğmak ne kadar doğalsa ölmek de o kadar doğal. Ama ondan korkuyorlar, kaçınıyorlar, biçare gönlünü almaya çalışıyorlar.






LUCİFER- Miğferli yada miğfersiz senin burada hiç gücün yok... Hayallerin cehennemde ne gücü olabilir ki?

DREAM- Gücüm olmadığını mı söylüyorsun? Belki gerçeği dile getiriyorsun. Ama burada HAYALLERİN gücü yok diyorsun. Söyle bana Lucifer Sabah Yıldızı, hepiniz kendinize sorun. Eğer buraya hapsedilenler CENNET'İ HAYAL EDEMESELERDİ, CEHENNEMİN gücü olabilir miydi?



WILL(SHAXBERD)- Senin bu tanrı vergisi yeteneğine sahip olmak için herşeyi verirdim. Ben öldükten çok sonra bile insanlara hayaller kurdurabilmek için, herşeyden de fazlasını verirdim.




ERASMUS FRY- Yazarlar yalancıdır.


DREAM- Hayır sevgili Auberon. Başka hiç kimsenin ağzına almaya cüret edemediği gerçekleri dile getirmek bir soytarının imtiyazıdır.


DREAM- Herşeyin gerçekleşmiş olması gerekli değil. Saf gerçekler toz ve kül olup unutulduklarında, hikayeler ve hayaller ebedi olacak tek gölge gerçeklerdir.



DEATH- İlk canlı varolduğunda ben oradaydım, bekliyordum. En son canlı öldüğünde benim işim de bitmiş olacak. Sandalyeleri masaların üzerine kaldırıp, ışıkları kapatıp kainatı kilitleyeceğim ayrılırken.



DEATH- Kendi cehennemini kendin yaratırsın Rainie.


DEATH- Hayatının sahibi sensin Rainie, ölümünün de ve unutuluş dersen...? Korkarım öyle bir seçeneğin yok.



DEATH- Pardon. Hiç yardımcı olamadım. Görüşürüz...
(Death, Bay Mulligan ile yaptığı telefon görüşmesinden. Maske bölümü.)







Ölüm önümde bugün; hasta bir adamın iyileşmesi gibi hastalıktan sonra bir bahçede gezmek gibi.
Ölüm önümde bugün; Mürr'ün kokusu gibi. İyi bir rüzgarda bir yelkenli olmak iyidir.
Ölüm önümde bugün; akıntının rotası gibi savaş kalesinde evine dönen bir adam gibi.
Ölüm önümde bugün; yıllarca esir olan bir adamın evine olan hasreti gibi.




cenkozgenn zamanında demiş ki;
anlatıcı : cehennem ateşi yoktur onu kendi günahınla ateşlersin... peki şimdi bir soru ne kadar ateşe dayanabilirsin??
--tam o andan seyirci* lerden biri atladı---
seyirci: şeytan Allegra Geller** 'eye ölüm.

--anlatıcı döndü seyirciye --
anlatıcı: seytan, sadece insandır. seytan diye bir şey yoktur. her insanın içinde biraz seytan vardır. kendinin de sahip olduğun bir vasıftan dolayı baskasını suçlaman oldukça budala bir hareket. işte bu yüzden burdasın ve görevin bitti, şimdi git, o seytan ı bul..

dinleyici : (dinleyici çok dinlemişti ve artık sıkılmıstı) HAYIR.
hayır ded ama devamını getirecek kudreti kendinde bulamamıştı ki zaten yoktu. çünkü o hep dinlemişti onun uzmanlığı buydu.. ve oturdu.. belki duyduklarından bir kaç cümle oluştursa durumu kurtaraktı ama bunu anlatıcı hemen farkedekti. çünkü söyleyeceği her şey anlatıcıdan duyduklarıydı mecburen. o anlatırdı o da dinlerdi.

anlatıcı : hayır diye bir sey yoktur. hayır sadece evetin zıtlığı yani sıfır olma halidir. tıpkı soğuk gibi...şimdi yaklaş ey izleyici.. ve anlat neler gördün orda..

izleyici ( izleyici artık anlatıcı olmustu, anlatması gerekiyordu cünkü anlatıcı bunu söylemişti)
anlatıcı : her yer insan her yer gözlük her yer kan gıybet ihanet ve her yer kibir. insanlar kibir yiyip kibir içiyorlar ve kimse bunu hazmedemiyor herkes kusuyor. herkes kibir kusuyor. o artık yataklarında, o artık kulaklarında. duydukları herşeyi kibirli duyuyorlar ve o artık agızlarında, her kelime kibirli cıkıyor. o artık vücudların, onlara ait olmayanla birlikte. herkesin bir evreni var, kibirlen inşa edilmiş. harçları kibir.
anlatıcı ( esas olan) : ya arınmış olanlar yada kirlenmemiş olan yok mu?
anlatıcı : evet. orda.gördüm. ama bulanmak üzereler ilk kez veya tekrar.ama bulanıyorlar her yer camur göz gözü görmüyor. gözler görmek için değil. gözler sehvet gözler irin..herkes sadece bir dudak payı bırakmış bardakta yaşam için. herkes herkesin içinde. bir başkası da geliyor ve gidiyor!! akıllarda hep o soru. kaç kişi???

anlatıcı ( esas olan) : kibirden an uzak 7 kadın ve 7 erkek seçmesi için bu 14 kişinin dışında en kibirsiz olanı seç. diğer insanlar yeterince cehennem yapacak kadar ateş biriktirmiş...............

* seyirci : bu dünya da değil. yeryüzüyle gökyüzü arasındaki birikimle dünyaya düşüyor bir kaç saniye. alevler geldiği yere yükseliyor.. yalvarıyor beni de götürün diye. aldığı tek cevap : "insanlardan yardım iste, " oluyor

** Allegra Geller : eXistenZ filmindeki tasarımcı

ve bugün

bugün o kadar sıkılıp kasılıp kendime eziyet ettim ki bir bakmışım aslında hiçbirşey düşünmemişim, yapmamışım. sadece boş boş vakit öldürmenin tadını cıkarmayı unutmuşum.

bu ilk yazım. sadece deneme ve alışma sürecim. çok fazla blog incelemedim. nasıl işler, nasıl ilerler pek bilgim yok ama zamanla öğreneceğime söz verip inanıyorum ki inanmak başarmanın yarısıdır falan filan. saygılar.