Sahilden Bostancı

Yıllardır blog sayfamın yüzüne bakmamışım/bakamamışım derken işte buradayım. Bu geçen zaman diliminde hiç mi kitap okumadım? Tabiki de kitap okumaya devam ettim ama buraya vakit ayıramamışım. Her neyse. 2014 yılı Temmuz ayında birinci baskısı yapılan ve benim ancak 2014 yılı Aralık ayında edinip 2015'in ilk günlerinde okumaya başlayarak dün gece bitirebildiğim, Gül Ersoy'un Sahilden Bostancı isimli kitabından bahsetmek istedim ve hızımı alamayarak kendimi burada buldum. Uzun süredir öykü okumadığım için olsa gerek ilk başlarda biraz garipsedim ya da sürekli tadı damağımda kalıyordu ve öykü bittiği için garip hissediyordum. Birinci öykü, ikinci öykü derken üçüncü öykü, daha fazlasını okumak istedikçe istedim ve derken kitap bitti ama suratımda huzurlu, sakin bir gülümseme vardı. Evet kitap bittiğinde "bu ne ya hu? Böyle de kitap mı bitermiş? Ee şimdi ne olacak?" gibi safsatalarıma imkan verilmemişti ya da tam uyuyacak iken uykumu kaçıracak düşüncelere de gark ettirmemişti.
Hangi öyküden bahsetsem, "ah şu gerçekten çok iyi" desem ya da hangi karakterden bahsedip bir diğerini es geçsem olmayacak, olmaz da. Beyin bu, ne kadar pür dikkat kitap okuyor bile olsanız ki çalışırken bile sürekli başka konuları zihninize doluşturup dikkatinizi dağıtır ya işte olmadık bir anda kitapta okuduğum bir cümle tüm dikkatini kendine çekebiliyor ve ben hayran hayran o cümleleri bir daha bir daha okuyorken yakalandığım anlara gülümsüyordum.
Bazı öyküler fazlasıyla tanıdık ki daha yeni bir intihar haberinin üzerine Miniş ile karşılaşmam tesadüf olamaz. Bazı konuların değişeceğini beklemek sanırım Harikalar Diyarının var olduğuna inanmaktan farksız. Güya mevcut kanunlar, insan hakları yasası var ama peki ya değişmeyen zihniyetler?
Ve imrenilen mutfaklar... Okurken kendime engel olamadan "o ha ne güzel!" dediğim ve öyküde verilenin üstüne ayrıntılar ekledikçe ekleyip hayal dünyamda canlandırdığım mis kokulu bahçeler, evler, mutfaklar ve güzel insanlar.
Sonra yine hayal dünyamdan sıyrılıp yine gündemde olan ki tüm dünyanın gündemine bir anda gelip ölümlerle sonuçlanan ve yine bu durumun da değişeceği konusunda hiç umudumun olmadığı benzer bir hikaye. Sanırım tarih sürekli kendini tekerrürden ibaret.
Tam da burada mızmızlandığım çirkinlikler konusunda yalnız olmadığımı görüyorum. Günden güne sürekli dikilen o çirkin yüksek binalar ve akıl almaz bir şehircilik, belediyecilik anlayışı ile parkların, bahçelerin ve tarihi eserlerin restorasyonu konusundaki mantık götürmez çözümleri ile çileden çıkartılmış insanların mutsuzluğu.
Cemil Abi zaten kırılma noktam oldu sanırım. Kadın duygusallığımı dersiniz bilemem ne denilirse denilsin ama sonunda "kim bilir insanların ne dertleri vardır da ben de kendi derdimi dert sanıyorum" cümlesinin hikayesi olabilir. Ayrıca sanırım benim de bir temiz dövülmeye ihtiyacım var.
Sifon Tamircisi'nde ise baya baya güldüm. Sırf evlenmek için evlenenler ya da zamanı geldi diyerek evlenenler ya da bu vakitten sonra geri dönülmez diyerek evlenenler... Ve tabi aslında bu evlilik konusu başka bir öyküde daha geçiyor lakin bir kaç fotoğraf daha eklersem sanırım tüm kitabı tarayıp koymuş kadar olacağım. Kitabın içinde bahsetmediğim daha bir çok öykü var ki şimdi fark ettim de çoğunluk olarak Türkiye sınırları içinde geçen öykülerden alıntılar yaparak burada paylaşmışım. Belki de tanıdık dokular ve gündeme gelen bu konular sebebi ile... Ve son öykü bir kitabın bitişi için bu kadar mı uygun düşer bilemedim. Anlık bir "peki ya şimdi ne olacak"tan hemen sonra huzur vericiydi.
Yazarın blog sitesi için şuradan buyrunuz: http://www.mustesnaisler.com/

Hiç yorum yok: